BELÂLARIN MÂNEVÎ SEBEPLERİ

BELÂLARIN MÂNEVÎ SEBEPLERİ

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Rh.A
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Cumanız mübarek olsun... Allah nice nice mübarek günlere, gecelere, aylara,
yıllara, uzun ömürlere sıhhat afiyetle erdirsin... İki cihanda aziz ve
bahtiyar olun.
Peygamber SAS Efendimiz'den Sevban RA tarafından rivâyet edilmiş bir hadîs-i
şerifle başlamak istiyorum. Üç hadis-i şerif okumak niyetindeyim.
Üçü de insanın başına gelen olayların mânevî mahiyeti, esrarı, neden
olduğuna dâir mânevî sebepleri anlatan hadis-i şerifler olduğu için seçtim
bunları...
Önce birinci hadis-i şerifin metnini okuyayım,
"Bismillâhir-rahmânir-rahîm" diyerek:
a. Günahın Cezâsı veya İmtihan
370/12 ( esâbe abden musîbetün femâ fevkahâ illâ bi-ihdâ hulleteyni
bi-zenbin lem yekünillàhu liyağfira lehû illâ bi-tilkel musîbeh, ev
bi-derecetin lem yekünillàhu liyebluğahû iyyâhâ illâ bi-tilkel-musîbeh)
Sadaka rasûlullàh, fî  kàl, ev kemâ kàl.
Bu hadîs-i şerifte; hani insanların, toplumların başına çeşitli olaylar
geliyor, bunlar Allah'ın takdiri, mukadderât... Alın yazısı diyoruz Türkçe
olarak. Bunlar Allah'ın yazdığı kader yazısı. Tabii biz hepimiz müslümanlar
olarak biliyoruz ki, dünya bir imtihan yeridir, Allah bizi imtihan ediyor.
"Nasıl kulluk edeceğiz, iyi miyiz, kötü müyüz? İyi mi davranacağız, kötü mü
davranacağız? Allah'ın rızâsına uygun, güzel, faziletli, erdemli mi hareket
edeceğiz; yoksa şaşırıp, sapıtıp, bozulup eğri büğrü mü hareket edeceğiz?"
diye Allah imtihan ediyor.
Bize göre hayat bir imtihan olduğuna göre, başımıza gelen olaylar da bu
imtihanın çeşitli soruları olmuş oluyor. Bu soruların karşısında vereceğimiz
cevaba göre, bu imtihanın sonucu belli olacak. Yâni geçeceğiz veya
kalacağız, başarılı veya başarısız olacağız. Mükâfât alacağız, ödül
alacağız, ya da kötülük işleyen insanlar cezâya uğrayacak. Temennî ediyorum
ki hiç biriniz cezâya, ikàba, azâba uğramasın...
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: ( esâbe abden musîbetün femâ fevkahâ)
"İnsanoğluna bir musîbet veya bundan daha fazlası, yâni küçük bir şey veya
daha büyük bir şey, tek bir olay ya da bir sürü olaylar isabet etti mi,
--başım dertten kurtulmuyor, dediği gibi bazı insanların-- bunun manevî bir
sebebi vardır." Neden insanın başına bu olay geldi?.. (İllâ bi-ihdâ
hulleteyn) "İki sebepten olabilir bu olayın insanını başına gelmesi:
Bir sebep: (Bi-zenbin lem yekünillàhu liyâğfira lehû illâ bi-tilkel-musîbeh)
Bir günah işlemiştir o günah sebebiyle başına bu musîbet geliyordur." Ama
Allah yine kulunu dünyada musîbete uğratarak, dünyada başına musîbet
vererek, işlediği günahın cezâsını dünyada çektirip kurtarıyor. Yâni bu
musîbet dolayısıyla, Allah âhirette azab çekmekten, cehenneme düşmekten
kurtaracak, işte bu dünyada çektiğiyle kalacak; yüzü çizildi, parmağı
incindi, ayağı burkuldu, veyahut daha başka bir sıkıntı... vs.
İlâhî kanunda iki defa cezâlandırma yok; dünyada cezâlandırırsa âhirette
cezâlandırmaz. Meselâ,hadd-i şer'î diyoruz, yâni şeriatın verdiği cezâ...
Diyelim bir insan bir suç işlemiş, onun karşısında şeriat bir cezâ
kaydetmiş, mahkeme yazmış bu cezâyı, cezâya çarpılmış. Hem bu dünyada cezâya
çarptırılıp, hem de aynı suçtan dolayı âhirette bir başka cezâya çarpılmak
olmadığını, iki defa cezâlandırılmadığını Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Demek ki, insanın başına bu dünyada bir musîbet gelirse bir günahına kefaret
olacak. Allah o günahının dünyada iken silinmesini sağlamak için, o musîbeti
başına musallat etmiştir de, bu musîbet ondan başına gelmiştir, günahı
affolacaktır. Tabii kendisi bir günah işlemiştir, ama bu dünyada böyle bir
musîbetle affolması bir kaç bakımdan iyi:
1. Âhiretteki cezâlar, cehennem azabı, ikàbı çok fazla olduğundan dünya
böyle gelip geçici bir şey, o iyi.
2. İnsan dünyada bir musîbete uğrayınca aklını başına toplar. "Haa, ben
Allah'ın rızâsına aykırı bir iş yaptım, Allah başıma bir musîbet verdi.
Tövbe  Rabbî, ben bir daha bu suçu artık işlemem!" diye, bir de
akıllanmasına sebep olur.
Onun için bazı alimler, böyle dünyada insanın başına gelen belâlara,
musîbetlere şefkat tokadı diyorlar. Yâni terbiye tokatı... Allah terbiye
etmek için bir tokat vuruyor da, sonunda o suçu bir daha işlemeyecek, hayatı
boyunca rahat edecek. Çocukları bazen böyle terbiye ederler ya, onun gibi...
Demek ki, insanın başına gelen musîbetin bir sebebi, bir günah işlemiştir de
Allah o günahı ancak böyle bir musîbet vererek sildiriyor. Kefaret oluyor,
ondan dolayıdır.
Tabi buradan çıkacak olan, bizim alacağımız ders şudur:
Günah işlemeyelim! İnsan bir günah işlerse bu dünyada bir musîbete uğrar,
âhirette de azaba uğrayabilir. Onun için günaha bulaşmamaya dikkat edelim!..
Hani, mayın tarlasına girip de mayına basmamak gibi, yolu dikkatli yürümek
lâzım! Doğru yoldan yürümek lâzım, tehlikeli yollara, yanlış yollara
sapmamak lâzım ki; Allah o işlediği günahtan dolayı bir cezâ, bir musîbet,
bir belâ vermesin; huzur içinde, asûde yaşasın, mutlu, bahtiyar olsun;
kendisi de mutlu olsun, çevresi de mutlu olsun.
Demek ki günah işlememeliyiz. Müslüman günah işledi mi cezâyı yer, ilahî bir
tokat ensesine veya suratına patlatılır. Ondan sonra "Haa, ben bir
edepsizlik ettim, hata işledim, bundan sonra işlemeyeyim." der.
O da iyi... Demek ki, bir daha o günaha düşmeyecek, tevbe etmesine sebep
olacak, bir de âhirette çekmeyecek. O bakımdan bir bakıma iyi.
Peki başka neden gelir insanını başına bir musîbet, bir belâ, bir sıkıntı?..
Onu da söylüyor Peygamber SAS Efendimiz:
(Ev biderecetin lem yekünillàhu liyebluğahû iyyâhâ illâ bitilkel-musîbeh)
"Yahut da o sevgili kulunu bir manevî makam verilecektir, yüksek bir
dereceye çıkaracaktır. Ancak böyle bir imtihandan geçip sabrettiği takdirde,
o musîbetin karşısında tavrının güzelliği dolayısıyla, o dereceye çıkması
durumu vardır da, ondan o musîbeti göndermiştir."
İşte enbiyâullahın, yâni Allah'ın peygamberlerinin ve evliyâullahın, yâni
Allah'ın sevgili mübarek kullarının başına gelen dünyevî sıkıntılar
bundandır. Yâni Allah onları seviyor, Allah'ın sevgili kulu, mübarek kulu,
kıymet verdiği kullar... Peygamberi görevlendirmiş, insanlara göndermiş,
sevmiş, vazifelendirmiş; elbette iyi insanlar, amma başına musîbetler
geliyor geliyor, derece yükseliyor. Yâni zorlu imtihanlardan geçiyor, çok
yüksek puanlar kazanıyor, kulların birincisi oluyor.
Hani üniversite imtihanına yüzbinlerce gencimiz giriyor, birincileri ilan
ediyorlar, herkes gıpta ediyor onlara, "Ne kadar üstün başarı sağladılar."
diye... Ama o başarı kolay kazanılmaz. Uykusuz geceler geçirerek, uzun
çalışmalar yaparak, başka insanların yapmadığı işleri yaparak, gayretleri
sarfederek, zahmetleri çekerek kazanılıyor. Demek ki evliyâullahın, Allah'ın
sevgili kullarının, peygamberlerin derece kazanması da, o musîbetlerin
karşısındaki tavırlarından dolayıdır.
Bundan, Peygamber Efendimiz'in verdiği bu güzel bilgiden dolayı çıkacak ders
ne olabilir: İnsanın başına bir musîbet gelirse ya bir günahındandır,
kendisinin kusurudur, ama o günahın cezâsı bitiyor işte burda; günahım var
mı diye düşünsün, bir daha o günahı işlemesin. Ya da bir suçu, bildiği bir
hatası olmadığı halde o musîbet geliyor; demek ki, Allah imtihan ediyor. O
zaman, imtihanın cevabını en güzel şekilde vermek için güzel davranmalı,
sabretmeli, sabr-ı cemîl göstermeli, isyân etmemeli, feverân etmemeli,
kızmamalı, bağırmamalı, ortalığı yakıp yıkmamalı, kasıp kavurmamalı!..
"Haa bak, bu kulum imtihan ettim ama ne kadar güzel davrandı." diye, Allah o
zaman onun derecesini yükselttiği için, biz de böyle musîbetler karşısında
serinkanlılığımızı korumalıyız, sakin olmalıyız, dikkatli olmalıyız;
imtihanı kazanmağa çalışmalıyız, kaybetmemeğe dikkat etmeliyiz.
Tabii avâmın, yâni İslâmî bilgileri çok olmayan insanların veya çocukların,
ilk başta tecrübesi az, toy insanların düşündüğü nedir:
"--Allah bir insanı seviyorsa hiç başına musîbet gelmez. O artık çok rahat
bir şekilde yaşar."
Hayır, öyle değil... Allah'ın en sevgili kulu Peygamberimiz, öteki
peygamberler de sevdiği kullar, ama hepsi çok sıkıntılar çekmişler.
Hazret-i İsâ AS'ı düşünelim, hayatını, ne kadar sıkıntılar çektiğini
düşünelim. Peygamberlerin hayatını okumalıyız. İlk önce hayatlarını
öğrenmemiz gereken insanlar peygamberler...
Mûsâ AS'ı düşünün, kendinizi o devre götürün, o olayların içine sokun, o
olayların karşısında o mübarek peygamberlerin nasıl davrandığına bakın!..
Onların büyüklüğünü o zaman daha iyi anlarsınız. Yâni bana tapınacaksınız
diyen bir Firavun, kendisini tanrı, put yerine koyan Firavun; ordusu var,
gücü var, kuvveti var... Karşı gelenlerin kollarını bacaklarını kesiyor,
hurma dallarına asıyor filanÉ Böyle bir insanın karşısına görevli olarak
gidip de, Allah'ın emirlerini söylemek, yâni:
"--Sen put değilsin, mâbud değilsin, tapınılacak tarafın yok, benim gibi
basit bir insansın, böyle yapman doğru değil! İnsanları kandırma, insanları
kendine taptırma, beşere tapılmaz, yaradana ibadet edilir, senin bu yaptığın
doğru değildir." demek kolay değil.
Mûsâ AS kolay olmayan işi yaptı ve ne kadar sıkıntılara uğradı, ne kadar
imtihanlar geçirdi, ölüm tehlikeleri geçirdi. Firavun'un ordusu arkasından
kovaladı.
Daha gerilere, tarihin derinliklerine doğru gidersek, Nuh AS, İbrâhim AS,
diğer peygamberler... Onların hayatlarını düşünürsek, onlar da öyle, yâni
çok sıkıntılara uğramışlar.
Demek ki esas itibariyle dünya hayatı yâni şu içinde yaşadığımız hayat,
hepimizin buradaki hayatı karışık bir hayattır. İçinde musîbetler de vardır,
ferahlıklar da vardır; üzüntüler de vardır, sevinçler de vardır;
yorgunluklar da vardır, eğlenmeler, dinlenmeler de vardır.
Bunların hepsi imtihandır. Hayatın böyle olduğunu görüyoruz.
İsterseniz belgesel dizilere bakın, orda ormanlardaki hayatı görün!
Hayvanların birbirleriyle hayat müdafaalarını savunmalarını ve
mücadelelerini görün. Hayatın yapısı bu; yâni yaşamak için mücadele etmek
gerekiyor, bu mücadelede sıkıntılar oluyor, ama çalıştığın zaman elde edilen
bir takım rahatlıklar ve başarılar da oluyor. Her canlı için bu böyle, hayat
böyle.
Bu dünyada iyilikler ve kötülükler, yorgunluklarla dinlenmeler, sevinçlerle
hüzünler bir arada oluyor. Âhirette cennette ebedî saadet olacak, cehennemde
de ebedî azab olacak. Âhirette bu ikisi birbirinden ayrılacak, cennette elem
keder olmayacak.
(Lâ yeravne fîhâ şemsen velâ zemherîrâ.) "Hattâ aşırı güneş ve aşırı soğuk
da olmayacak." Her şey tam karar, tam gönlünce olacak, mübarek insanların
istediği gibi... Allah memnun etmek murad ettiği için, insanlara en güzel
şeyleri ihsân edecek. İnsanlara her şey güzel olacak. Cehennemde de her şey
azab, her şey ikàb olacak. Allah cümlemizi Allah'ın rahmetine, rızâsına nâil
olanlardan, erenlerden eylesin... Azabına uğrayanlardan eylemesin...
Demek ki bu hadis-i şerif bizi kuvvetlendiriyor, mâneviyâtımızı
kuvvetlendiriyor. Yâni başımıza bir musîbet geldiği zaman, kendimizi kapıp
koyuvermemeliyiz, sağlam durmalıyız. İmtihanı kazanmak gerektiğini
düşünmeliyiz. Bu musîbet bizim kusurumuzdan olabilir; kusurlarımızı düşünüp,
o kusurlara bir daha düşmemeye çalışmalıyız. Ya da Allah bize bir derece
vermek için bu zorlu imtihana sokmuştur; arkasından üstün bir başarı ödülü
gelecektir, yaldızlı diploma gelecektir. Tabii başarıyı da kaçırmamak için,
elde etmek için de dikkat etmemiz gerektiğini anlıyoruz.
Muhterem kardeşlerim! Böylece bu hadîs-i şerifi not alın, riâyet eyleyin!
Hayatın zorluklarından yılmayın, hayatın imtihan olduğunu unutmayın, güzel
şeyler yapmağa çalışın, kötü şeyler yapmamağa çalışın!..
Kötü şeylere ne diyoruz?.. Günah diyoruz. Allah her şeyin iyisini, kötüsünü
en iyi bildiği için, kötü şeyleri yapmamayı bize emretmiş ve bunlar dinde
günah diye isimlendirmiş. Diyelim ki, içki... Beni dinleyenlerden birileri
diyebilir ki:
--Bazıları içkiye para da veriyor, zevk duyuyor, keyif duyuyor, ondan
içiyor.
Ama içkinin o zevkinin arkasında sıhhati bozan, toplumu bozan, aileyi yıkan,
trafik kazasına sebep olan, kavgalara, cinayetlere sebep olan tarafları
olduğunu da biliyoruz. Kur'an-ı Kerim'de de zaten, "Faydası da var ama,
zararı daha büyük!" diye buyruluyor. Demek ki, içkinin içilmemesi lâzım!..
Geçen gün, "İki kardeş içki içiyorken, birisi ötekisine kızmış, bıçaklamış
öldürmüş." diye gazeteler yazdı.
Aziz ve sevgili kardeşlerim! Onun için günahları işlememeye dikkat edeceğiz.
Duvarda bir uzun liste olacak, "Bunlar günahtır, bunları yapmamak lâzım!"
diye, bunu çoluk çocuk bilecek. Bir de kötü şeyler, günahlar yazıldığı gibi,
iyi şeyler de yazılacak. "Bunlar sevaplı şeyler, bunları da yapmağa gayret
etmeli!" diye bunlar da öğrenilecek.
b. Zekâtın Verilmeyişi
Gelelim ikinci bir hadîs-i şerife; yine sohbetin bütünlüğüne uygun olacak,
bu konuda... Peygamber SAS Hazretleri, Ubade RA'ın rivâyet ettiğine göre,
Taberânî'nin ve İbn-i Asâkir'in rivâyet ettiğine göre, buyurmuş ki:
374/2 ( telefe mâlün fî berrin velâ bahrin illâ bi-men'iz-zekâh, feharrizû
emvâliküm biz-zekâti ve dâvû merdàküm bis-sadakati vedfe anküm
tavârikal-belâi bid-duâi feinned-duâi yenfeu mimmâ nezele ve mimmâ lem
yenzil, mimmâ nezele yekşifühû vemâ lem yenzil yahbisühû) Sadaka rasûlüllàh,
 kàl ev kemâ kàl.
Deminki hadis-i şerifte Allah'ın bazen insanlara bir günahtan dolayı musîbet
verdiğini söylemiştik. Bu hadîs-i şerifte de Peygamber Efendimiz SAS
buyuruyor ki:
( telefe mâlün fî berrin velâ bahrin illâ bi-men'iz-zekâh)
"Müslümanın karada, denizde malı telef olmuşsa, bir mal ancak zekât
verilmediğinden telef olur. Helâl mal telef olmaz. Denizde veya karada bir
mal telef olmuşsa, ancak sahibi zekâtı vermediğinden, cezâ olarak, ikàb
olarak telef olmuştur." diyor Peygamber Efendimiz SAS.
Demek ki hani bazı musîbetlerin insana günahtan geldiğini söylemiştik.
Günahlar iki çeşittir:
1. Kötü şeyleri yapmak o günahtır. Meselâ hırsızlık yapmak günahtır; çünkü
birisinin malını alıyorsun... Adam yaralamak, öldürmek günahtır; çünkü
birisinin malını, canını zedeliyorsun veya hayatını yok ediyorsun.
2. İyi şeyleri yapmamak da günahtır. Allah emretmiş, iyi şeyleri yapmıyor
bir müslüman; o da günahtır.
--Ben hiç kötü bir iş yapmıyorum.
Hiç kötü iş yapmıyorsun ama, iyi şeyleri de yapmayınca, o da günah oluyor.
Bu hadis-i şeriften onu anlıyoruz.
O halde müslüman vazifesini bilecek, farzları yerine getirecek.
Zekâtını da verecek. (Fe harrizû emvâliküm biz-zekâh)
"Zekâtınızı vererek mallarınızı koruyun! Mallarınıza telef gelmemesini
istiyorsanız, zekât vazifenizi yapın!"
Mallarınız temiz olsun, fukaranın hakkı içinde kalıp da kirlenmesin.
Haklı, gasblı bir mal olmasın.
Demek ki, müslüman günahları yapmayacak, bir de ibadetleri yapacak.
İbadetler nelerdir?..
En başta zikredilen ibadetlerden birisi namazdır, namazları kılacak.
--Müslüman mısın?
--Elhamdü lillâh müslümanım.
--O halde namaz kılıyor musun?
--İşte hocam kusura bakma...
Ben kusura bakmışım ne olacak, bakmamışım ne olacak?
Allah emrettiği için yapman lâzım. Yapmayınca suç oluyor, günah oluyor.
Namazını kılacaksın. Bu cuma abdest alacaksın, gusül abdesti alacaksın,
bundan sonra namazını kılmağa, eksiksiz devam edeceksin.
Ömründe hiç namazı bırakmayan insanlar var, onları düşüneceksin.
"Ben ne kadar tembelim, niye onlar gibi yapmamışım?" diyeceksin ve bundan
sonra namazını kılacaksın.
Başka?.. Zekâtını vereceksin. İslâm mükemmel bir din. İslâm'da şahsî
ibadetler olduğu gibi, kişinin şahsında kalmıyor İslâmî ibadetler, başkasına
da iyilik yapmaya yönelik ibadetler var...
Zekât da veriyorsun, mâlî bir ibadet; malını çıkartıyorsun, fukaranın
hizmetine saçıyorsun, veriyorsun. Fakirlere, yoksullara, yetimlere,
yolculara, yolda kalmışlara, mücahidlere vs. veriyorsun. Zekâtın verilmesi
de önemli...
--Efendim vermiyorum, atlattım, şu kadar zekât kasadan çıkmadı, cebimde
kaldı.
--O zaman malına bir yerde bir telef gelir. Araban çarpar, gemin batar,
yangın çıkar, bir şey olur, mal telef olur.
--Neden?..
--Zekâtı vermedin de ondan. Malının korunmasını istiyorsan, malının zekâtını
vereceksin.
Başka hangi ibadetler var? Herkes biliyor. Hac var, umre var, cihad etmesi
lâzım -- cihad da bir ibadet tabi, insanın malıyla, canıyla.
--Âlimlerimiz kitap yazmışlar, "otuziki farz" demişler, "elli dört farz"
demişler, ilmihal kitaplarında bu ibadetler bildiriliyor. Onarı yapmak
lâzım.
Efendimiz, "Mallarınızı zekât vererek koruyun!“
Telef olmamasını istiyorsanız, zekâtınızı verin de böylece malınız korunmuş
olsun. Başka türlü, bekçi koyarsın bekçi çalar, tedbir alırsın yangın çıkar,
bir şey olur. Daha aklımıza gelen gelmeyen, gazetelerde okuduğumuz
şekillerde bir telefât olmamasını istiyorsan, zekatını ver!" diyerek
başlamışken, devam buyuruyor:
(Ve dâvû merdàküm bis-sadakati)
"Hastalarınızı, onlar nâmına fukaraya sadaka verip öyle tedâvi edin!"
Burda yine mânevî bir hakikatle karşılaşıyoruz.
Bir kula hastalığı veren Allah, şifayı veren de Allah, ilaca şifayı koyan da
Allah, şifayı nâsip eden de Allah...
Bazen ilaç da olsa, ameliyat da olsa, doktor da olsa, hastahane de olsa,
hasta iyileşmeyebiliyor.
Demek ki, Allah'ın rızâsını kazanması lâzım müslümanın...
Hasta olmuş, hasta nâmına gider fukaraya paraları verir, sadakaları verir.
Onlar da "Allah senden râzı olsun! Tam aç kalmıştım, açık kalmıştım, bu para
imdadıma yetişti, çok makbule geçti." diye can ü gönülden dua eder, öbür
taraftan da Allah râzı olduğu için şifasını verir, hastan iyi olur.
Onun için hastalarınızı sadaka vererek tedavi edin diye de devam ediyor.
Bir şey daha ilâve ediyor:
c. Belâya Karşı Dua
(Vedfe anküm tavârikal-belâi bid-duâ)
"Başınıza gelip çatan belâları da dua ile def edin, kaldırın!"
--İnsanın başına bir belâ gelmiş, dayanmış, şimdi bunu dua edip nasıl
kaldıracağız?
Sen kaldırmayacaksın.
Sen dua edeceksin âlemlerin rabbi Allah-u Teálâ Hazretleri duanı kabul
ederse, belâ kalkar. Buyuruyor ki Peygamber SAS Efendimiz:
(Fe inned-duâi yenfeu mimmâ nezele ve mimmâ lem yenzil)
"Çünkü dua faydalıdır faydasız sanmayın, kesin faydası vardır, dua gelmiş
belâya da faydalı olur, gelmemiş belâya da faydalı olur. (Mimmâ nezele
yekşifuhû) İnsanın üzerinden gelmiş belâyı kaldırır. (Ve  lem yenzil
yahbisuhû) Gelmemiş olan belâyı da durdurur."
Gelecek ama, Allah durdurur. Olacakken olmadı, gelecekken gelmedi, durdu.
Duayı kabul ederse belâyı durdurur. Gelecek belâyı durdurur, gelmiş belâyı
kaldırır.
Demek ki, dua da edeceğiz.
Aziz ve muhterem kardeşlerim, zaman zaman sohbetlerimde söylemişimdir.
Siz de benim ağzımdan duymuşsunuzdur. Başka âlimlerden duymuşsunuzdur,
kitaplarda okumuşsunuzdur: Dua önemlidir. Dua bir ibadettir. Namaz bir
ibadet olduğu gibi, Kur'an okumak, hatim indirmek ibadet olduğu gibi, zikir
etmek, tesbih çekmek ibadet olduğu gibi, dua etmek de ibadettir.
--Şimdi ben bir yerde oturacağım, " Rabbî bana şunu ver, şunu ver, şunu
ver!.." diye sıralayacağım ibadet mi bu?..
Evet, ibadet! Çünkü, Allah'ın varlığını biliyorsun, elini ona kaldırıyorsun,
Allah'dan istiyorsun. Allah kendisine dua edilmesini sever.
Ne kadar dua edilirse sever. Dua etmeyen kula, "Müstağni davranıyor, burnu
büyük, yönünü bana dönmüyor, elini bana kaldırmıyor, benim varlığımı
bilmiyor, benim dergâhıma yönelmiyor." diye kızar.
Onun için dua edeceğiz. Hayatta başımıza çeşitli haklı haksız belâlar
gelebilir. O belâların def'i için dua edeceğiz. El açacağız.
Duanın makbul zamanları var, makbul mekânları var.
Meselâ Kâbe'de dua, Peygamber Efendimiz'in mescidinde dua, Arafat'ta dua;
bunlar makbul yerler. Seher vaktinde dua, namazla ikàmet arasında dua, harb
ederken, savaş başlarken, o esnada yapılan dua, yağmur yağarken dua
makbuldur. Bunlar da duanın makbul zamanları...
Dua ile ilgili bilginizi arttırın ve duayı can ü gönülden yapın! Başınıza
gelmiş özel belâları veyahut toplumsal belaları Allah kaldırsın diye dua
edersiniz. Allah duaları kabul eder. Bazen böyle anlı, şanlı, rütbeli,
itibarlı insanın değil de bir gariban yoksulun duasını kabul eder. Bir
çocuğun duasını kabul eder.
Onun için, --hoşuma gider benim-- yağmur yağmadığı zaman yağmur duasına
çocukları da götürürler. Eskiden beri adet böyle. Çocuk ne? Masum, yâni daha
henüz mükellef değil, tatlı gül yanaklı bir çocuk... O da dua edince,
Allah'ın rahmeti cûşa geliyor. Allah çocuklar hürmetine, zayıflar hürmetine
duaları kabul ediyor. Bundan da istifade etmek lâzım!
Allah yaşıyorsa ömür versin, bizim Münih'te tanıdığımız bir Nureddin
Nemengânî Hoca vardı; öldüyse Allah rahmet eylesin, ruhu şâd olsun, makamı
âlâ olsun... Nemengân'lıydı.
Kendisi demişti ki: "Bizim Türkistan'da binlerce dönüm arazisi olan zengin,
varlıklı bir insan, tarlasını ekerken yanındaki yoksul kimsenin tarlasını da
beraber ekerdi. 'Gel seninle ortaklık yapalım!' der, onun da tarlasını
sürer, beraber ekerlerdi yoksulla...
Neden? 'Yoksulun hürmetine Allah bana da bereket verir.' diye düşünürdü."
Tabii bu Türkistan önemli bir diyar, Türk eli Türkistan. Çok mübarek âlimler
yetişmiş, çok evliyâ yetişmiş. Onlar dinin inceliklerini çok iyi biliyorlar.
Çok zarif insanlar, edip insanlar, onları çok seviyorum.
Demek ki dua edelim, dualarımıza çocukları da "Âmin..." dedirtelim! Yaşlı,
ak sakallı büyüklerimizi de katalım, onları da Allah sever, hürmet eder. Bir
hadis-i şerifte geçmişti:
Doksan yaşını geçti mi artık bir insan, yeryüzünde Allah'ın imtiyazlı bir
kulu oluyor.
Dua etti mi, Allah duasını kabul ediyor. Ak sakallı nurlu insanların da
duasını almak lâzım!..
d. Allah Bir Topluluğa Kızarsa
Sonuncu hadîs-i şerife geliyorum. Üç hadis okuyacağım demiştim, iki tanesini
okudum,
Bu da ibn-i Abbas RA'dan rivâyet edilmiş. Yine konumuzun içinde, bugünkü
sohbetimizin ana konusuna uygun:
375/8 ( sahitallàhu azze ve celle âlâ ümmetin illâ galâ sa'ruhâ ve eksede
esvâkuhâ ve eksera fesâdühâ veşdette cevrü sültànihâ ve inde zâlike
yüzekkî ağniyâuhâ ve lâ yaiffu sültànühâ ve lâ yusallî fukarâühâ) Sadaka
rasûlüllàh, fî  kàl ev kemâ kàl.
Bu üç hadîs-i şerifte de başımıza gelen olayların mânevî sebeplerini
gösteren konuları seçmiştim, onlar anlatılıyordu. Yâni ilahî kanunlar,
manevî kanunlar...
Dünya hayatında başımıza gelen olayların bir fizikî kanunları var:
Suyu tencereyi ocağın üstüne koyarsan, belli bir dereceye geldiği zaman şu
olur, şu olur; bu fizikî kanunlar... Kimya kanunları var: Şu madde ile şunu
katarsan şu olur; kimya kanunu... Bu kanunların hepsi Allah'ın...
Kâinatı yaratan Allah fizik kanunları koymuş, kimya kanunları koymuş, tabiat
kanunları koymuş, hayat kanunları koymuş... İctimaî yaşamın kanunlarını
koymuş; erkekle hanım evlenecek, evlâtları olacak, nesiller devam edecek, bu
da bir kanun. Nikâh bir ilahî kanun meselâ... Bunun gibi, mânevî olayların
mânevî sebeplerini gösteren mânevi kanunlar da var. Bu üç hadis-i şerif
onları anlatıyor. Bugünlerde uygun olduğu için bunları seçtim.
Peygamber SAS Efendimiz bu mânevî kanunlar hakkında çok ilginç bilgiler
veriyor.
Buyuruyor ki:
"Aziz ve celil olan Allah bir ümmete kızdı mı, şunlar, şunlar, şunlar olur."
Onları sayacak şimdi. Allah bazı ümmetlere kızar, gazab eder. Neden?
"Emrettim buyruğumu tutmuyorlar, yasakladım yasakları icrâ ediyorlar. Günah
işlemeyin dedim, günah işliyorlar. Nimet verdim nimete şükretmiyorlar." diye
Allah kullarına kızar, gazab eder.
Allah-u Teàla Hazretleri'nin rahmeti çoktur, erhamür-râhimîndir ama, bir de
azizün züntikàmdır; azizdir, izzet sahibidir ve intikam sahibidir. Yâni
zâlimden mazlumun ahını alır, zâlimi kahreder. Suçluyu dünyada, âhirette
cezâlandırır. Böyle insanları ve kavimleri cezâlandırabilir. Bazen böyle bir
cezâ umumî olarak gelir.
Tarihe dönelim, meselâ İslâm âlemi, İslâm tarihi ibretlerle dolu...
Peygamber Efendimiz bir avuç mübarek sahabesiyle nasıl başladı İslam'ı
yaymağa?..
Bu İslâm nasıl kıt'alara yayıldı, nasıl deryaları geçti, kocaman okyanusları
geçti, nerelere ulaştı?.. Ondan sonra da meselâ, bir Moğol istilâsı, fâciâsı
oldu. Moğollar geldiler, hilâfet merkezini bile yakıp yıktılar ve oradan
akan nehirler kıpkırmızı aktı, insanları kestiler, kütüphaneleri yaktılar,
suya attılar.
Endülüs bir ara müslümandı, yedi asır müslüman yaşadı. Ondan sonra büyük
katliamlarla müslümanlar ordan silindiler, çıkarıldılar.
Balkanlar bir İslâm yarımadasıydı, büyük bir yerdi, Endülüs kadar büyüktü;
işte başımıza neler geldi?.. Bosna'da, Arnavutluk'ta, Kosova'da,
Bulgaristan'da kardeşlerimize neler yaptılar?..
Allah-u Teàlâ Hazretleri, demek ki bazen cezâ veriyor, kavimleri
cezâlandırıyor, müslüman da olsa...
Müslüman neden cezâlanır? Önceki hadîs-i şeriflerden gördük, zekât vermediği
zaman mala telef geliyor, bir günah işlediği zaman Allah bir musîbet
gönderiyor. Onlardan oluyor.
Ben bunları niçin anlatıyorum? Günahkârlar günah işlemekten vazgeçsin diye
anlatıyorum tabii. Allah bir kavme gazab etti mi, artık aralarındaki bir kaç
sâlihin, tek tük iyi insanın "Ya Rabbî yapma, affet, bağışla, bu musîbet def
olsun, gelmesin!" demesiyle belâ def olmuyor. Bir tufan gibi geliyor; silip,
süpürüp götürebiliyor. Büyük cezâlar gelebiliyor.
Yâni bir şey var, Arapça kelimelerden kurulu bir söz var, bu sözde, "Allah
ihmâl etmez, imhâl eder." buyrulur. İhmâl etmez, yâni Allah bir suç
işlendiği zaman cezâyı vermekte ihmalkâr davranmaz, imhal eder. İmhâl ne
demek, mühlet vermek demek... Yâni mühlet verir.
--Niye mühlet veriyor da suçlu birden cezâlanmıyor? Adam günahı işledi, niye
başına ateş yağmıyor, niye adam kahrolmuyor?..
Allah'ın rahmetinden...
Allah suçluya da bir tevbe müddeti tanıyor, "Bakalım tevbe edecek mi,
hatasını anlayacak mı, pişman olacak mı, affet ya rabbî diyecek mi?" diye
mühlet veriyor.
İhmâl etmez, imhâl eder. İhmâl'de h harfi önce, imhâl'de m harfi önce... Bir
harfin değişmesiyle, iki harfin yer değiştirmesiyle mânâ değişiyor. Allah
ihmâl etmez amma, imhal eder, mühlet verir, cezâlandırır. Onun için kavimler
günahları işlemesin!
Şimdi ben bizim aziz ve sevgili ülkelerimize bakıyorum, Türkiye'ye
bakıyorum, başka ülkelere bakıyorum. Bu ülkeler müslüman ülkeleri, %99'u
müslüman...
Neresi müslüman?!. Müslüman olduğu nerden belli? Yemin et bakayım!
--Yenim edeyim pekiyi: Vallàhi billâhi müslüman!..
Ama bu ne biçim müslümanlık? Giyimi müslümana benzemez, yemesi müslümana
benzemez, ticareti müslümana benzemez, hareketi müslümana benzemez, sözü
müslümana benzemez, özü müslümana benzemez... Bir sürü günah; zina, fısk u
fücur, faiz, ribâ bir sürü şey... Ne olacak? Allah gazab eder.
Bu "Allah gazab eder." sözü iki kelimeyle kurulmuş bir cümle ama, sonucu çok
mühim. Allah bir kavme gazab etti mi, başına neler gelir...
Bir kaç sene önce hatırlıyorum, Güney Amerika'da bir yanardağ patlamıştı,
kilometrekarelerce mesafelere yayılmıştı. İnsanlar nasıl helâk olmuştu,
nasıl anında lâvlara tutulmuş, hayvanlar nasıl donmuş kalmıştı. İbretle
seyrettik televizyonlarda... Allah'ın gazabı hafife alınacak bir şey değil.
Onun için günah işlememek lâzım, günah işlenmişse tevbe etmek lâzım!..
Bu hadîs-i şerifleri, bir ikaz vazifesi olsun diye söylüyorum. Biliyorsunuz
peygamberler (Aleyhis-salâvatü vet-teslîmât) kavimlerine ikazcı olarak
geldiler. İkazcı kelimesinin Arapça'sı nezîr veya münzîr... Nezîr olarak
geldiler.
Bir de müjdeci olarak geldiler. "İyi kulluk yaparsanız cennete
gireceksiniz." bu müjde. "Kötü kulluk yaparsanız, dünyada âhirette belâya
uğrarsınız." bu da ihtar, ikaz, korkutmak, intibaha davet etmek gibi bir şey
tabii...
Bu peygamberlerin vazifesi. Peki bizim peygamberimiz Muhammed-i Mustafa,
(Aleyhi efdalüs-salevâti ve ekmelüt-tahiyyâtü vet-teslîmât) peygamberlerin
serveri, âhir zaman peygamberi, son peygamber... Ondan sonra peygamber yok,
evliyâullah var; Allah'ın emirlerini onlar anlatacaklar.
O halde peygamberlerin, evliyâullahın vazifesi nedir?.. Kavimler hata
işlediği zaman hatalarını söylemektir. Çünkü peygamberlerin vazifesi bu idi.
Onun için âlimlerin söylemesi lâzım,
"Ey kavmimiz, yanlış yapıyorsunuz, böyle yapmayın, Allah'a âsî olmayın!
İbadetleri yapın, helâlleri işleyin, haramları terkedin, ibadetlerinizi îfa
edin!.." diye bildirmesi lâzım ve bu bildirmekten yılmamak lâzım!..
--Ben çok söyledim bizim mahallede, bizim ahâliye, evde çok söyledim, köyde
çok söyledim. Kimse beni dinlemedi, günaha devam ediyorlar".
Tamam, onun karşısında da âlimlerimiz şöyle diyor, ben de çok seviyorum bu
sözü, katılıyorum:
--Eğer günahkâr, günah işlemekten yılmıyor, bıkmıyor, kötü bir şeyi yapmağa
devam ediyorsa, o zaman sen onu ikaz etmekten niye bıkıyorsun?
Sen iyi bir şey yapıyorsun, ikaz ettikçe sevap kazanıyorsun!
O halde sen de bıkmayacaksın, sen de onu günahtan kurtarmağa, haramdan
kurtarmağa çalışacaksın; ibadetini yaptırmağa çalışacaksın, sevaplı işlere
çekmeğe çalışacaksın.
Bu kadar açıklamadan sonra İbn-i Abbas RA'ın okumuş olduğumuz hadis-i
şerifini açıklayalım, sohbetimizi tamamlayalım sevgili kardeşlerim:
Aziz ve celil olan Allah, bir ümmete kızdığı, gazab ettiği zaman sonuçları
olur.
Toplumda görülür bu sonuçlar.
Göstergeler kırmızı yanmağa başlar, alarm zilleri çalmağa başlar.
Nedir bu alarm zilleri, göstergelerin işaretleri nereye dayanıyor, nelerdir
göstergeler?..
( sahitallàhu azze ve celle âlâ ümmetin illâ galâ sa'ruhâ) O zaman ne
olurmuş? (galâ sa'ruhâ)
Efendimiz diyor ki: "Önce pazarlarında fiatlar yukarıya fırlar, pahalılaşır.
Pahalılaşınca ne olur? Adamın parası mahdut olduğuna göre nimeti gidip de
alamaz, yâni hayat fakirleşir. Bak bereketsizlik oldu, fiatlar arttı.
Adamın yaşam düzeyi aşağı indi, bu sefer rahatı kaçtı. Eskiden sofrasında
bal kaymak olurdu, şimdi tuz ekmek var. Onu bile bulamıyor, sıraya girip
alıyor. Neden?.. Allah o kavme kızdı. Fiatlar fırladı, arasan bulunmuyor.
"Hocam bizim memlekette böyle şeyler yok!" demeyin. Bakın meselâ kuzey
Irak'ta, Saddam'ın olaylarından sonra nice kıtlıklar oldu.
Orta Asya'da Çeçenistan'da nice açlıklar çekiliyor. Hindistan'da,
Bengladeş'de, Pakistan'da, Filipinler'de, Afrika'da, Somali'deÉ Orta Afrika
ülkelerinde görüyoruz; birbirleriyle çarpışıyorlar, kabileler ordan oraya
göçüyor. Yollarda ölüyor, yiyecek bulunmuyor.
Yâni olmuyor demeyin. Evet bizim ülkemizde olmuyor, şükredin, çok şükür ki
olmuyor; ibadet edin ki, Allah gazab etmesin, mahrumiyete uğratmasın...
"Allah bir kavme gazab etti mi, fiyatlar artar."
Bu ne demek? Mallar pahallaşır, kişiler onu alamaz olur, hayat seviyesi
düşer, yoksullar artar demek. Cezâ ordan geliyor.
(Ve eksede esvâkuhâ) "Çarşı, pazarları kesâda uğrar, Allah kesâda uğratır."
Çarşının pazarın kesat olması ne demek?.. İşlerin iyi gitmemesi demek...
Çarşıda pazarda bir şey yok, tam takır.
Biz Orta Asya ülkelerini geziye gittiğimiz zaman, şurdan dönüşümüzde
kardeşlerimize, ev halkımıza hediye götürelim diye, çarşıya pazara çıktık,
bir şey yok.
Neden?.. Mal, üretim olmayınca; gittik, çarşıdan eli boş döndük. Bir şey
almadan döndük. Halbuki bazı ülkelere gidiyoruz. Her şey var, bolluk,
bereket, pazarlar kaynıyor, mallar çok... Bir şeyler alıyorsun,
götürüyorsun, hediye veriyorsun. Demek ki ticaretler kesâda gider, fiatlar
artar.
(Ve eksera fesâduhâ)
"Ülkenin fitnesi, fesadı artar." Fesad tabii bozgunculuk demek...
Bozgunculuk çeşitli şekillerde olur.
Bugün arkadaşlarla konuşuyoruz. Arkadaşların bir tanesinin annesi Kafkasya
kökenli.
"--Kafkasya'ya gitsek..." diyoruz.
Öbür arkadaş diyor ki:
"--Gidemeyiz hocam, yol emniyeti yok!".
"--Birkaç araba gideriz."
"--Bir kaç arabaya para yetmez. Polisine de güvenilmez, askerine de
güvenilmez. Yolda çalabilirler, insanın can ve mal emniyeti yok!" diyor.
Bakın bunlar bizim çevremiz, yakın çevremiz. Balkanlardan geçip gitmek
istediğiniz zaman veya Avrupa'dan gelmek istediğiniz zaman, bazı ülkelerde
bu durum oluyor.
Bizim futbolseverler Bulgaristan'a BMV'lerle, Mercedeslerle gitmişler, maçı
seyretmişler, dönüşte bakmışlar koydukları yerlerde arabaları yok... Mal
emniyeti yok, can emniyeti yok. Kaç araba çalınmış, gitmiş.
Demek ki fesad arttı mı, çok fena oluyor. Düzen oldu mu, iyi oluyor. Dirlik
ve düzenlik, kanun ve nizam, güzel oluyor. Emniyet güzel oluyor.
Meselâ, Osmalı zamanında bir vali bir yere tayin olmuş. Demiş ki:
"--Herkes kapısı açık yatacak."
Kendisine güveniyor, yâni asayişi sağlayacak, güveniyor, tellâl çıkartmış:
"Herkes kapısını açacak öyle yatacak, bir tenceresi çalınana devlet bir
kazan verecek!" demiş; amma, bir de zabıta vazifelilerine emretmiş, kuş
uçurtmamış. Böyle böyle düzeltmiş. Yâni asayiş güzel bir şey intizam, düzen
güzel bir şey.
"Allah bir kavme kızdı mı, orası bozular, fesad olur."
Fesad Arapça bir kelime; bu devirdeki karşılığı, bozgunculuk veya anarşi...
Anarşi dersek millet, "Haa, tamam anladım!" diyor.
Fesadı belki anlamaz, belki başka türlü düşünür.
Yâni anarşi olur, her türlü işler bozulur. Ticaret de bozulur, fiatlar da
artar.
(Veştedde cevri sultànihâ) "Yöneticilerin zulmü artar." O da bir cezâ...
Peygamber Efendimiz, "Allah bir kavme kızdı mı, yöneticilerin de zulmü
artar." diyor.
Hadi bakalım, sultan asayişi sağlamakla görevliydi, huzur ve sükûnu
sağlayacaktı, dış düşmanlara karşı koruyacaktı, içte de bozgunculara karşı
koruyacaktı; bu sefer kendisi zulm etmeye başladı. O da bir ceza... Allah o
kavme gazab ettiği için sultanının cevri artar.
(Ve inde zâlike) "İşte böyle olunca, yâni Allah gazab ettiği zaman bunlar
görülür. (lâ yüzekki ağniyâuhâ) Zenginler zekât vermemeye başlar. (Ve lâ
yaiffu sultànühâ) Sultanlar namuslu, dürüst olmamağa başlar, rüşvet alır,
haksızlık yapar, cevreder; yâni iffetli olmaz, temiz, namuslu, iffetli
çalışmaz. (Ve lâ yüsalli fukarâühâ) Fakirleri de namaz kılmaz, dua etmez bir
duruma düşer."
İlk başta Allah gazab ediyor. Gazab ettikten sonra, toplumun göstergeleri
kırmızıya dayanıyor, alarm zilleri çalmağa başlıyor, her şey bozuluyor.
Ondan sonra, zenginler zekât vermiyor, fakirler namaz kılmıyor, sultanlar
iffetli olmuyor, rüşvet vs. vs. her türlü berbatlık oluyor.
Aziz ve sevgili kardeşlerim, bu hadis-i şerifler çok önemli!
Bunlara dikkat edelim, bunların gereğini yapalım!..
Onun için ben hadis-i şerifi okuyunca, "Gereği nedir?" diye de düşünüyorum.
Düşüncemi de size söylüyorum.
Demek ki Allah bir kavme gazab edince böyle böyle olduğuna göre, bir kere
şöyle düşünebiliriz:
--Bu göstergeler bizde var mı?..
Varsa, o zaman Allah bize gazab etmiş demektir.
Ne yapmamız lâzım? Allah'ın gazabından kurtulmamız lâzım.
Allah'ın gazabından kurtulmak nasıl olur?
Allah'ın emrine tekrar dönmekle olur, emrini tutmakla olur.
Haramlardan sakınmak, kaçınmakla olur.
İbadetleri yapmakla olur, dua ile olur. İş böyle düzelir.
Allah'tan insanı hiç bir şey kurtaramaz. Bir insanı cezâlandırmak murad etti
mi; cümle cihanın halkı yardıma gelse, onu Allah'ın cezâsından koruyamaz.
Allah bir insanı veya bir kavmi kurtarmak isterse; cümle cihan halkı üstüne
saldırsa, zarar veremez, Allah onu kurtarır. İbrahim AS'ı ateşten kurtardığı
gibi.
O halde görülüyor ki sevgili kardeşlerim, bu işin manevî kanunu çok açıktır.
Allah'ın sevgili kulu olmağa çalışmak lâzım, Allah'ın rızasını kazanmağa
çalışmak lâzımdır. Allah'ın sevgili kulu olunursa, işler düzeliyor.
Allah'ın kızdığı işler yapılınca, Allah belâyı gönderiyor, musîbeti
gönderiyor, işler berbat oluyor, her şey bozuluyor.
Zenginler zekât vermiyor, fakirler dua etmiyor, ibadet etmiyor, sultanlar
cevr ü cefa ediyor, iffetli olmuyor, rüşvet alıyor, haksızlık ediyor...
filân.
Onun için gelin, bu mübarek cuma gününde tevbe edelim.
Bir daha günah işlememeğe azm ü cezm ü kasd eyleyelim.
Bundan sonra da hakîkaten, merdâne verdiğimiz sözü tutalım, iyi insanlar
olalım.
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi hem dünyada, hem âhirette, musîbetlerden,
belâlardan, azablardan, ikàblardan korusun... Rahmetine erdirsin, aziz ve
bahtiyar eylesin... Cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...
Bi-hürmeti esmâihil-hüsnâ ve habîbihî muhammedinil-mustafâ sallallàhu teàlâ
aleyhi ve âlâ âlihî ve selleme teslîmen kesîrâ...
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
27. 06. 1997 - ALMANYA
Sosyal Medya da Paylaşmak İstermisiniz?

taner

Taner Temel HAKINDABEN KENDİ HALİMDE BİRİYİM YAZDIĞIMSÖZLER VE ŞİİRLER SİZLERİ HAYATA DAHAÇOK BAĞLAYA BİLMEK VE HAYATISEVDİRE BİLMEK İÇİN ÇABALIYORUM.. BUNU BAŞARA BİLİYORSAM NE MUTLU BANA Kİ İNSANLARIHAYATA BAĞLIYORUM.. SAYGILARIMLA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir